Hamilelikten, hafta hafta bebek gelişimine, çalışan bir annenin bebeğiyle güncesi; sadece bebek değil bir "Anne Günlüğü"!
anne günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Mayıs 2017
04 Nisan 2017
Bebekle Haftasonu Tatili || Bebekle Seyahat
Haftasonu için aile ziyaretine İzmir’e gidiyoruz. Sadece 3 günlüğüne ama bavulumuzu ve yanımıza aldıklarımızı görseniz 1 aylığına da kalabiliriz. Bebekle tatil hep böyle mi oluyor, bilemiyorum, tecrübeli anneler daha iyi bilirler, ama ben biraz evini sırtında taşımayı seven tiplerden olduğumdan, aklımda kalacağına çantamda kalsın mantığındayım.
3 günlük tatilin en zor kısmı kirlenen çamaşırlar. Gittiğimiz yer bir ev, ama zaten 3 günlüğüne gittiğimiz yerde çamaşır yıkama derdiyle uğraşmak istemediğimden ben Kerem için bol bol kıyafet alıyorum. Yedeğin de yedeğini almak suretiyle, nerdeyse çocuğun üstüne olan dolabında ne varsa yanıma alıyorum diyebilirim. (Ama yine de orda çamaşır yıkadım – bu yazıyı aslında döndükten sonra yazıyorum!, çaktırmayın)
22 Şubat 2017
Anne yarısı - Anda! || Fedakar Baba
Efe'ye en güzel
doğum günü hediyesini Kerem verdi. O sabah yatakta oynarken ilk defa duyduk o
kelimeyi ağzından. Ben önce kulaklarıma inanamadım. Nefesimi tuttum Efe'ye
baktım. Aynı filmlerdeki gibi ağır çekimde Efe de Kerem'e doğru döndü ve
"Baba mı
dedi O?!"
Sonrası bir sevinç,
bir çığlık, Kerem'i kapıp öpücüklere boğma, O'nun "iiiiiiiğğğ"
sesleri eşliğinde ufak bir boğuşma ve çocuğa tekrar aynı kelimeyi söyletme
çabası:
"Kereeem,
ben kimim?!"
"Andaaa"
15 Şubat 2017
Eskisi gibi! | by Parcali Bulut
Doğum ölüm
kadar normalse eğer doğurmak da öldürmek gibi mi acaba. Harry Potter filminde
geçen bir sözdü... Birini öldürdükten sonra ruhundan bir parça koparmış...
Ölenle beraber senden de bir parça ölürmüş. Bir daha asla eskisi gibi
olamazmışsın. Doğurduktan sonra ruhun eksilir mi azalır mı emin değilim ama bir
daha asla eskisi gibi olamadığın doğru.
07 Şubat 2017
Çalışan annenin dramı: iş seyahati
3-4 günlüğüne merkez ofise çağrıldığım şu günlerde bana yine
afakanlar basmış durumda. Kerem'i nasıl bırakıcam, bensiz psikolojisi
bozulur mu, onu terk ettim sanır mı... Gece uyur mu, memeyi bırakır mı
gibi binlerce soru var kafamda.
31 Ocak 2017
Çocuk yetiştirme sanatı | Teknoloji ve Bebek
İtiraf etmeliyim ki etrafımda çok fazla bebeği olan arkadaşım yok...
Bu yazıya böyle başlıyordum. Sonra bir düşündüm, bebeği olmayan arkadaşım kalmadı nerdeyse. Fakat demek istediğim, yakından hayatını paylaştığım, bebeğini nasıl yetiştirdiğini gözlemleme şansım olan çok arkadaşım yok.
03 Ocak 2017
Yeni Yıl Kararları | 2017 New Year's Resolutions
2017’ye girdiğimiz bu ilk günlerde aklımda hep aynı sahne…. Bridget Jones Diary’de Bridget’in New Year’s Resolutions’ını anlattığı sahne aklıma geliyor…
Şimdi sıra bende…
Yeni yıl kararlarımı açıklıyorum.
27 Aralık 2016
1 Yaş Doğumgünü | Kerem 1 Yaşında | Temalı Konsept Doğumgünü
Kerem artık 1 yaşında… beni instagramdan takip edenler bilir, son 2 aydır sanırım tek konum bu doğumgünü hazırlığı. Ne uğraştım, ne uğraştım… ama valla değdi. Winnie the Pooh temalı konsept 1 yaş doğumgünü masam işte böyle oldu sonunda… nasıl değmiş mi o kadar hazırlığa?
29 Kasım 2016
1 Yaş Doğumgünü Hazırlıkları || Bebek konsept doğumgünü
Bu aralar Kerem'in doğumgünü hazırlıklarıyla yatıp, yeni fikirlerle kalkıyorum. Daha yazın, Kerem yeni 6 aylık olduğunda "Kerem'in doğumgününde ne yapacağımızı düşünmeye başlamak lazım" demiş olsam da, malesef bu dediğim lafta kaldı ve o zaman işin üzerine eğilemedim. İşte bu yazı, yine bir "ben ettim sen etme" yazısı 😇
17 Kasım 2016
Sanki bu dünyada tek ben doğurmuşum gibi
Bu size de oluyor mu bilmiyorum ama hamile yada yeni doğurmuş, veya bebeği Kerem'den daha küçük olan bir arkadaşımla veya arkadaşı da geçtim, herhangi bir kadınla karşılaşsam, "tecrübelerimi" paylaşmaktan kendimi alamıyorum! Sanki bu dünyada tek ben doğurmuşum gibi, sanki tek ben çocuk büyütüyormuşum gibi...
Üstelik çocuğu tek başıma bile büyütmüyorum (tabi ki Efe de var)! İlk günden beri etrafım bana yardım edenlerle dolu... Ablam, annem, kayınvalidem hep yanımdaydı. Sonra Birsen Abla, şimdi Şemşat... Hatta arada bana yardıma gelen arkadaşlarım bile oldu, Efe'nin çalıştığı akşamlarda kah Yasemin, kah Rana'yla yıkadık Kerem'i.
Eminim çoğumuz benim gibiyiz... Hatta inşallah benim gibiyizdir diyeyim, zira bebek bakmak zor zanaat. Bu yüzden umarım hiçbir kadın bebeğine "tek başına" bakmak zorunda kalmıyordur, anne eş dost akraba her fırsatta yardımına koşuyordur.
Burda olay zaten bebeğe "sadece anne"'nin bakması değil. O bebeğin "O anne"'nin olması. Anne burda - tabir caizse - şirketin genel müdürü gibi, yani yönetici, idare eden. Herşeyi kendisi yapmıyor olabilir, ama herşeyin nasıl yapılmasını istediğini çok iyi biliyor.
Şirket örneğinden normal hayatlarımıza geri dönersek, ister çalışan anne olun, ister evde oturan anne, hepimiz çocuğumuzun o gün ne yiyeceğine, ne oynamasına, ne zaman uyuyup ne zaman dışarı çıkıp hava alacağına, üstüne yelek giyip giymeyeceğine varasıya ufacık detaylara bile karar veriyoruz. (Burda en az anneler kadar "babalar da" karar veriyor demek isterdim ama çoğunluk bütün bunların anneler tarafından yapıldığına inanıyorum. Aksini iddia eden varsa yorumlarınızı beklerim :)
Günümüz bilgi ve teknoloji dünyasında anne adayı olarak hamile kaldığımız günden itibaren kitaplara, internete dalıyoruz, araştırmalar yapıp blog ve forumları takip ediyoruz. Bilimsel verilerin yanı sıra, pratik bilgileri, kim ne yapmış, kimin çocuğu ne zaman emeklemiş'ine varana kadar instagram dahil tüm sosyal medya hesaplarından takip ediyoruz. Tracy Hogg'undan Dr. Harvey Karp'ına okumadığımız uzman yok. Dolayısıyla gerçek anlamda herşeyi biz yapmasak bile, çağımız anneleri olarak bizler, okuyup araştırarak, herşeyin nasıl yapılması gerektiğini aslında çok iyi biliyoruz.
Bunlar yanında bir de eski usüller hakkında farklı görüşlere sahip 2 gruba ayrılıyoruz. Kimimiz anane yöntemlerine sırt çevirirken, kimimiz "büyüklerin bir bildiği varmış" mottosuyla hareket ediyoruz. Şahsen ben ikinci görüşteyim, "eskilerin" yaptıklarını kulak ardı etmiyorum. Hem zaten allah aşkına Mahallenin En Mutlu Bebeği'ni okuduysan eğer, anneannelerimizin yaptıklarından ne farkı var adamın anlattıklarının? Allahın amerikalı doktoru bebeği uyutma tekniğini 5 adıma oturtmuş, kitap yazmış. Benim annem ömründe o kitabı görmemiştir ama ilk günden bize "bak işte böyle tutucan" diye gösterip Kerem'i kucağında bayıltıveriyordu (uyutuyordu anlamında).
Okuduklarımız, araştırmalarımız ve inandıklarımız ışığında bebeğimizi yetiştirirken haliyle birçok şey görüp geçiriyoruz, tecrübe ediyoruz ve birtakım sonuçlara varıyoruz. Benim için bu sonuçlar genelde "şimdiki aklım olsa..." Şeklinde gün yüzüne çıkıyor.
İşte burası kilit nokta... Şimdiki aklım olsa neler neler yapmam, ama gel gör ki bir tane çocuğum var, ve bahsi geçen zaman çoktan geçtiiii gittiii. Allah başka türlü yazmadıysa Kerem benim bu hayattaki tek ve yegane bebeğim olacağına göre, tecrübelerimi gerçek hayatta uyarlamama imkan ihtimal olmadığına göre.... Gelsin konu komşunun bebeği çocuğu...
İşte bu nedenlerle (sanırım) kendimi tutamıyorum... Hamilelik sürecinden, doğumda hastanede yaşadıklarımıza, doğum operasyonundan doğum sonrası ilk geceye, lohusalıktan evde ağırlanan ilk misafire, ihtiyaç listelerinden "elalemin bilmişliğiyle" ne kadar bunalacağına kadar bin tane konuda fikir beyan ediyorum. Üstelik o anda farkına bile varmadan, uyardığım konulardan birini ben o kişi üzerinde uyguluyorum "bilmişlik!!!"
Bazen bu dürtü o kadar dayanılmaz oluyor ki, birilerini arayıp ahkam kessem diye planlar yapar buluyorum kendimi... Neyseki çoğu zaman kendimi tutuyorum... Tutabiliyor muyum?!
Bu noktada benim en büyük yardımcım, bana en iyi gelen... Efe dememi beklemiyorsunuz değil mi?! Tabiki Blog'um. Bu blogu niye açtım? Aslında olayın bu raddeye varacağını bilmiyordum, aklımdan hiç geçmemişti. Blog açarken ki amacım, doğuran kimsenin ilk günlerini çok net hatırlamamasıydı. Ben zaten depresyondaydım... Bari bebeğimin günlüğünü tutayım, bol bol da fotoğraf koyayım ki, büyüyünce isterse okusun dedim. Hem şehir dışındaki babaanne büyükbaba ve diğer akrabalar da yakından görebilsin istedim an be an gelişmesini. Bu anlattıklarımı yaptım, ve yoğunluğu azalsa da yapmaya devam ediyorum ve iyi ki yapmışım diyorum. Çünkü insan gerçekten unutuyormuş, ve ben de çoğu şeyi unuttum bile. Eski yazı ve videolarımı izledikçe hatırlıyorum, hatırladıkça duygulanıp, "ne zor ama ne de güzel günlermiş, keşke kıymetini daha çok bilebilseymişim" diye gözlerim doluyor.
Fakat hatıralar yanında zaman geçtikçe blogda başka şeylerden de bahsetmeye, yazmaya, paylaşmaya başladım... Çünkü içimdeki dürtüye engel olamadım.
Hamileysen serisi mesela... İçimde tuttuklarımı yazma dürtüsü yüzünden gözüme uyku girmeyen bir gecede ortaya çıktı. Telefonumun notlar'ına yazdım ve ertesi gün yayınladım. Şu an bile bu yazıyı notlara yazıyorum. Çünkü evde bilgisayar açacak vaktim yok ve genelde 3 işi aynı anda yaptığımdan en kolayı aklıma yazmak istediğim birşey gelir gelmez telefona sarılmak. Google hesabımı senkronize ettiğimden bilgisayarı açtığımda emailimden notlarıma girip, kopyala yapıştır yapıp bloga koyup yayınlıyorum yazılarımı. (Mesela bakın, bu detayı bile paylaşma isteğime engel olamadım). O nedenle son yazılarımda özellikle pek resim yok. Resimleri düzenlemekle uğraşacak vaktim yok çünkü malesef. Ama notlarımda Taslak olarak kalan o kadar çok yazı (48tane) başlığı var ki.. Beynimin hızına yetişemiyorum. Ve uykusuzlultan ölsem de, bunun gibi akşamlarda kafamdakini yazmadan gözüme uyku girmiyor.
Bu blog iyi ki var... Yoksa etrafımda arkadaş namına insan kalmazdı herhalde, beni dinlemekten bıkarlardı. Ama bu blogda biliyorum ki, yazılarımı kendi özgür iradenizle okuyor, sıkılıyorsanız yarıda bırakıyor, ama seviyorsanız yorum bırakıyorsunuz. Ve o yorumlar sayesinde ben bir boşluğa konuşmadığımı, yalnız olmadığımı hissediyorum. Burda ufak bir "anneler" dayanışması yaşanıyor, adı sanal ama kendi gerçek arkadaşlıklar kuruluyor. Kim ne derse desin, sosyal medyayı amacınıza uygun kullanıyorsanız, zarar ne demek aksine hayatlarımıza fayda sağlıyor.
Yazımı bitirmenin huzuru içinde, inşallah kafam diğer "taslak"lara kaymadan rahat bir uyku çekerim artık. Sağlıcakla kalın
(Ve buraya kadar okuduysanız... Çok teşekkür ederim 😉)
Üstelik çocuğu tek başıma bile büyütmüyorum (tabi ki Efe de var)! İlk günden beri etrafım bana yardım edenlerle dolu... Ablam, annem, kayınvalidem hep yanımdaydı. Sonra Birsen Abla, şimdi Şemşat... Hatta arada bana yardıma gelen arkadaşlarım bile oldu, Efe'nin çalıştığı akşamlarda kah Yasemin, kah Rana'yla yıkadık Kerem'i.
Eminim çoğumuz benim gibiyiz... Hatta inşallah benim gibiyizdir diyeyim, zira bebek bakmak zor zanaat. Bu yüzden umarım hiçbir kadın bebeğine "tek başına" bakmak zorunda kalmıyordur, anne eş dost akraba her fırsatta yardımına koşuyordur.
Burda olay zaten bebeğe "sadece anne"'nin bakması değil. O bebeğin "O anne"'nin olması. Anne burda - tabir caizse - şirketin genel müdürü gibi, yani yönetici, idare eden. Herşeyi kendisi yapmıyor olabilir, ama herşeyin nasıl yapılmasını istediğini çok iyi biliyor.
Şirket örneğinden normal hayatlarımıza geri dönersek, ister çalışan anne olun, ister evde oturan anne, hepimiz çocuğumuzun o gün ne yiyeceğine, ne oynamasına, ne zaman uyuyup ne zaman dışarı çıkıp hava alacağına, üstüne yelek giyip giymeyeceğine varasıya ufacık detaylara bile karar veriyoruz. (Burda en az anneler kadar "babalar da" karar veriyor demek isterdim ama çoğunluk bütün bunların anneler tarafından yapıldığına inanıyorum. Aksini iddia eden varsa yorumlarınızı beklerim :)
Günümüz bilgi ve teknoloji dünyasında anne adayı olarak hamile kaldığımız günden itibaren kitaplara, internete dalıyoruz, araştırmalar yapıp blog ve forumları takip ediyoruz. Bilimsel verilerin yanı sıra, pratik bilgileri, kim ne yapmış, kimin çocuğu ne zaman emeklemiş'ine varana kadar instagram dahil tüm sosyal medya hesaplarından takip ediyoruz. Tracy Hogg'undan Dr. Harvey Karp'ına okumadığımız uzman yok. Dolayısıyla gerçek anlamda herşeyi biz yapmasak bile, çağımız anneleri olarak bizler, okuyup araştırarak, herşeyin nasıl yapılması gerektiğini aslında çok iyi biliyoruz.
Bunlar yanında bir de eski usüller hakkında farklı görüşlere sahip 2 gruba ayrılıyoruz. Kimimiz anane yöntemlerine sırt çevirirken, kimimiz "büyüklerin bir bildiği varmış" mottosuyla hareket ediyoruz. Şahsen ben ikinci görüşteyim, "eskilerin" yaptıklarını kulak ardı etmiyorum. Hem zaten allah aşkına Mahallenin En Mutlu Bebeği'ni okuduysan eğer, anneannelerimizin yaptıklarından ne farkı var adamın anlattıklarının? Allahın amerikalı doktoru bebeği uyutma tekniğini 5 adıma oturtmuş, kitap yazmış. Benim annem ömründe o kitabı görmemiştir ama ilk günden bize "bak işte böyle tutucan" diye gösterip Kerem'i kucağında bayıltıveriyordu (uyutuyordu anlamında).
Okuduklarımız, araştırmalarımız ve inandıklarımız ışığında bebeğimizi yetiştirirken haliyle birçok şey görüp geçiriyoruz, tecrübe ediyoruz ve birtakım sonuçlara varıyoruz. Benim için bu sonuçlar genelde "şimdiki aklım olsa..." Şeklinde gün yüzüne çıkıyor.
İşte burası kilit nokta... Şimdiki aklım olsa neler neler yapmam, ama gel gör ki bir tane çocuğum var, ve bahsi geçen zaman çoktan geçtiiii gittiii. Allah başka türlü yazmadıysa Kerem benim bu hayattaki tek ve yegane bebeğim olacağına göre, tecrübelerimi gerçek hayatta uyarlamama imkan ihtimal olmadığına göre.... Gelsin konu komşunun bebeği çocuğu...
İşte bu nedenlerle (sanırım) kendimi tutamıyorum... Hamilelik sürecinden, doğumda hastanede yaşadıklarımıza, doğum operasyonundan doğum sonrası ilk geceye, lohusalıktan evde ağırlanan ilk misafire, ihtiyaç listelerinden "elalemin bilmişliğiyle" ne kadar bunalacağına kadar bin tane konuda fikir beyan ediyorum. Üstelik o anda farkına bile varmadan, uyardığım konulardan birini ben o kişi üzerinde uyguluyorum "bilmişlik!!!"
Bazen bu dürtü o kadar dayanılmaz oluyor ki, birilerini arayıp ahkam kessem diye planlar yapar buluyorum kendimi... Neyseki çoğu zaman kendimi tutuyorum... Tutabiliyor muyum?!
Bu noktada benim en büyük yardımcım, bana en iyi gelen... Efe dememi beklemiyorsunuz değil mi?! Tabiki Blog'um. Bu blogu niye açtım? Aslında olayın bu raddeye varacağını bilmiyordum, aklımdan hiç geçmemişti. Blog açarken ki amacım, doğuran kimsenin ilk günlerini çok net hatırlamamasıydı. Ben zaten depresyondaydım... Bari bebeğimin günlüğünü tutayım, bol bol da fotoğraf koyayım ki, büyüyünce isterse okusun dedim. Hem şehir dışındaki babaanne büyükbaba ve diğer akrabalar da yakından görebilsin istedim an be an gelişmesini. Bu anlattıklarımı yaptım, ve yoğunluğu azalsa da yapmaya devam ediyorum ve iyi ki yapmışım diyorum. Çünkü insan gerçekten unutuyormuş, ve ben de çoğu şeyi unuttum bile. Eski yazı ve videolarımı izledikçe hatırlıyorum, hatırladıkça duygulanıp, "ne zor ama ne de güzel günlermiş, keşke kıymetini daha çok bilebilseymişim" diye gözlerim doluyor.
Fakat hatıralar yanında zaman geçtikçe blogda başka şeylerden de bahsetmeye, yazmaya, paylaşmaya başladım... Çünkü içimdeki dürtüye engel olamadım.
Hamileysen serisi mesela... İçimde tuttuklarımı yazma dürtüsü yüzünden gözüme uyku girmeyen bir gecede ortaya çıktı. Telefonumun notlar'ına yazdım ve ertesi gün yayınladım. Şu an bile bu yazıyı notlara yazıyorum. Çünkü evde bilgisayar açacak vaktim yok ve genelde 3 işi aynı anda yaptığımdan en kolayı aklıma yazmak istediğim birşey gelir gelmez telefona sarılmak. Google hesabımı senkronize ettiğimden bilgisayarı açtığımda emailimden notlarıma girip, kopyala yapıştır yapıp bloga koyup yayınlıyorum yazılarımı. (Mesela bakın, bu detayı bile paylaşma isteğime engel olamadım). O nedenle son yazılarımda özellikle pek resim yok. Resimleri düzenlemekle uğraşacak vaktim yok çünkü malesef. Ama notlarımda Taslak olarak kalan o kadar çok yazı (48tane) başlığı var ki.. Beynimin hızına yetişemiyorum. Ve uykusuzlultan ölsem de, bunun gibi akşamlarda kafamdakini yazmadan gözüme uyku girmiyor.
Bu blog iyi ki var... Yoksa etrafımda arkadaş namına insan kalmazdı herhalde, beni dinlemekten bıkarlardı. Ama bu blogda biliyorum ki, yazılarımı kendi özgür iradenizle okuyor, sıkılıyorsanız yarıda bırakıyor, ama seviyorsanız yorum bırakıyorsunuz. Ve o yorumlar sayesinde ben bir boşluğa konuşmadığımı, yalnız olmadığımı hissediyorum. Burda ufak bir "anneler" dayanışması yaşanıyor, adı sanal ama kendi gerçek arkadaşlıklar kuruluyor. Kim ne derse desin, sosyal medyayı amacınıza uygun kullanıyorsanız, zarar ne demek aksine hayatlarımıza fayda sağlıyor.
Yazımı bitirmenin huzuru içinde, inşallah kafam diğer "taslak"lara kaymadan rahat bir uyku çekerim artık. Sağlıcakla kalın
(Ve buraya kadar okuduysanız... Çok teşekkür ederim 😉)
16 Kasım 2016
Anne sütü'nün sonuna doğru | Emzirmeyi kesmek
Bu yazıyı yazmaya başladığım 6 kasım 2016 günü Kerem tam 10 ay 14 günlük. Yani 10,5 aylık ve ben nerdeyse anne sütümün sonuna geldim.
Aslında
iş için 3 gece 4 gün Almanya seyahatimden dönüşte sütümde bir azalma
olduğunu hissetmiştim ama asıl azalma bu hafta oldu. Her öğlen 2 gibi iş
yerinde süt sağıyorum. İlk işe başladığımda günde 2 kere sağıyordum ama
Almanya dönüşü günde 1'e düştü. Bir süre günde 1 kere sağarak aşağı yukarı
hep aynı miktarı çıkarıyordum, 150-160cc gibi. Fakat bu hafta inanılmaz
bir şekilde hergün 20cc azaldı. Pazartesi gününe 150cc ile başlamıştım,
140, 120, 100 derken Cuma günü yarım saat sağdım 80cc zor çıktı.
Bunu
itiraf etmek biraz tuhaf, biraz zor ama nasıl üzülüyorum anlatamam.
İlk emzirdiğim günler aklıma geldikçe, bugün hissettiklerime
inanamıyorum. Emzirme hikayemi okuyanlar bilir... İlk 3 ay emzirmekten
nefret ediyorum diye ağlıyordum. Emzirirken acıdan elimi az ısırmadım,
yatakları az dövmedim.
O günlerde "sütüm
kesilse hiç üzülmem, hatta sevinirim" diyordum. Tuzum kuruydu tabi, güldür
güldür süt geliyordu. O zamanlar günde 2 paket (140-150cc'lik) ekstra süt çıkarıyordum.
Üstelik sadece sağmaya mecbur kaldığım zamanlarda bu kadar çıkıyordu.
Biraz daha üzerine düşseydim çok daha fazla süt üretebilirdim ama bir
süre sonra sağdığım sütler çok gelmeye başlayınca bari boşu boşuna
kendimi yormayayım demiştim. Düşün yani ne bolluk ne bereket. O kadar
çok süt vardı ki, süt anne bile olmayı düşünmüştüm. Sonunda olamadım ama
bu girişimim sayesinde çok tatlı bir arkadaş kazandım 
Gittikçe
acılar geçti... Emzirmek dünyanın en kolay şeyi oldu. Kerem'in kilo
alımı da iyi olduğu için doğru düzgün yemek yemeye 7 aylık olana kadar
başlamamıştı. Nasılsa süt onu doyuruyor diye içim de rahattı. Ne
mama, ne yemek, aç emzir, Kerem'in yemeği her daim hazır.
O
yüzden şimdi sütümün azalmasına inanamıyorum. Sanki hiç bitmeyecek
gibiydi. Zaten 1 yaşına kadar emzirmeyi düşünüyordum ama, benim insiyatifimle değil de kendiliğinden azalınca, sanki bu bana bahşedilen
özellik elimden alınıyormuş gibi hissettim sanırım ve iyice kıymete
bindi.
Bir de olayın vicdan azabı boyutu var.
Bir annenin bebeğine yetemediği duygusu kadar can acıtan birşey olamaz.
Bebeğin aç, memene yapışmış senden süt isterken, o sütün gelmemesi, veya
geldiği kadarının O'na yetmemesi bir anneyi o kadar üzer ki, yaşayan
bilir sadece.
Kerem'e hiç mama vermemiştim,
ama gün içinde bıraktığım süt yetmediğinde mama takviyesi yaptım bir iki
kere. Kerem'in mamayı sevmemesi ve aç olmasına rağmen o biberonu itmesi
ne kadar üzücüydü anlatamam. "Hadi annecim, bak bunu içmen lazım,
napalım süt yok, elimizde bu var, bu senin karnını doyurucak" diye onu
içmeye ikna etmek... Ve bu cümleler eşliğinde göz yaşlarını tutamamak...
O senden süt istiyo ama yok ki... Napıcam?!
Olaya
belki fazla duygusal yaklaştım ama elimde değil. Şimdi şimdi biraz daha
alıştım duruma... Yazıyı yazmaya başladığımdan beri bir hafta geçti.
Zaten yemek yediği için mamaya çok gerek kalmıyor. Artık günde 3 kere
anne sütü alıyor. Gece emzirmesini kestiğimden beri sabah uyanınca, ve
gece yatmadan emiyor ve günde bir kere sağdığım sütü sabah ilk
uykusundan uyanınca biberonla içiyor. Bunun dışında gün içinde mama almıyor. Uykudan uyanınca 80cc sütü içiyor ve yetiyor gibi gözüküyor. Mamayı sadece dışarı gezmeye çıktığımızda yanımıza garanti olsun diye alıyorum. Olur da emzirecek durumda olmazsam, veya emzirsem de süt yetmezse diye.
Hala
günde bir kere sağmaya devam ediyorum, gittiği yere kadar. Bir süre sonra eğer sağacak
kadar çıkmazsa, sadece sabah ve akşam olmak üzere emzirmeyi planlıyorum.
Zaten 1 yaşına geldiğinde inek sütünden muhallebi yemeye de başlayacak.
O nedenle öğlen sütünü kaldırmakta sakınca olmaz diye düşünüyorum.
Planladığım
gibi emzirmeyi bir anda kesmeye hazır değilim, bu süreçte bunu anladım.
Kerem'den daha fazla ben zorlanacağa benziyorum. O yüzden zamana
yaymaya karar verdim. Gittikçe azalıyor zaten, önce sağmayı bırakırım
sonra da günde bir kereye düşer ve biter. Zaten çok da uzun süreceğe
benzemiyor. Anca 1 yaşını buluruz bence.
Herşeye rağmen çok şükür... 7 ay
sadece anne sütüyle beslendi Kerem. Azalsa da nerdeyse 11 aylık oldu ve
hala da anne sütü alabiliyor. Bunu yapamayadabilirdim... Çok şükür ki
bugüne kadar emzirebildim.
Bu yazıyı okuyup da, benim gibi hissedenleriniz vardır eminim. İster hiç süt verememiş olun, ister hala dolu dolu emziriyor olun, ister benim gibi anne sütünüzün sonuna gelmiş olun... önemli olan bebeklerimizle kurduğumuz bağ. Ve bu bağ, ömür boyu bizim!
05 Ekim 2016
Çalışan Anne || Doğum izninin ardından işe başlamak
Bu yazıyı 2 aydır yazmayı
planlıyorum. İlk karar verdiğimde başlık "tatil başlarken"
olacaktı... Şimdiki başlığa bakınca, durumun vahameti görülüyor. Tatil dönüşü
tek başıma çocuk bakarken bloğu çok boşlamışım... Artık geri dönüş vaktidir!
8 Haziran'da İstanbul’dan yola
çıkmıştık... İlk günlerimde çok bocaladım, evimi düzenimi çok aradım. Kerem'in
mükemmele yakın olan uyku düzeni yazlıkta alaşağı olunca, İstanbul’a geri
dönmeyi bile düşündüm. Uykusuzluktan sinirlerim iyice bozuldu, tatile çıktığıma
pişman oldum.
Bu durum o günlerdeki instagram postlarıma
da yansımış olacak ki, Ufuk'un yazdığı bir yorumu unutamıyorum... "Tatilde
olan bir seni kıskanmıyorum" yazmıştı bana... Haklıydı, kıskanılacak bir
yanım yoktu, gecede 5 kere uyanıyordum ve sabah 6da kalkıyordum.
Bir hafta sonra biraz daha iyiydim. “İstanbul'a
dönüp de ne yapacağım”, diye düşünmeye başladım. “En azından burda annem var,
yalnız değilim, bana destek olan insanlar var”
Bodrum’da 2 hafta kalıp sonra
Çeşme'ye geçtik. Babaanne, büyükbaba, nine... Yediğim önümde, yemediğim arkamda
bir tatil geçirdim. Üstelik her sabah büyükbaba 6’da kalkıp Kerem'i aldı, ben
10’a kadar uyudum. Uyandığımda kahvaltım hazırdı. Öğlen ne yiyecez derdi yoktu,
babaanneyle nine her şeyi planlayıp hazır ediyorlardı. Biri Kerem’i uyutuyor,
öteki onla oyunlar oynuyor ve karı koca biraz hava alalım diye bizi baş başa
denize bile gönderiyorlardı. Nerdeyse sıfır sorumlulukla 1 ay geçirdim. O
zamanlar biberondan da gayet güzel sütünü içiyordu. Henüz 6 aylıktı ve
"anneci" günleri daha başlamamıştı.
Çeşme’deki 4 haftadan sonra normalde
İstanbul’a dönmemiz gerekiyordu. Malum, 19 Eylül işe başlama tarihim. Öncesinde
bakıcı bulmak, ona evi ve düzeni alıştırmak gerekiyordu. Ayrıca eve kamera
kurdurmak, ve işe başlamadan önce yaptırmam gereken irili ufaklı tamir işlerini
halletmek gerekiyordu. Oturduk düşündük, daha zaman vardı, ve güneyde olmaya
iyice alışmıştım. “Hem İstanbul’a dönüp ne yapacağım, işler elbet hallolur”
diye düşünüp annemin yanına Bodrum'a döndüm.
Bu son 2 haftalık Bodrum tatili
bütün yaza damgasını vurdu, çok güzel bir tatil geçirdik. Artık evden uzakta
olmaya iyice alışmış, kurallarımın çoğunu yıkmış, daha rahat bir anne olmuştum.
Bodrum’u 3 şort ve 5 t-shirtle geçirdim, abartısız! Yıka yıka giy ne olacak,
fazla giysiye ihtiyaç yok ki. Yaz başında Kerem’in ihtiyacı olur diye taşıdığım
onca şeyin nerdeyse hepsini Efe’yle İstanbul’a geri göndermiştim. Tatilimizin
son ayağına, bir küçük bavul, Kerem ve benim için minimum kıyafet ve bir park
yatakla girdik. Puzzle mat yerine yere bir örtü serdik. Küvet yerine kucağımda
beraber yıkandık. Kabızlığı yüzünden ek gıdayı bile kestim, yemek derdi de
olmadı, her fırsatta emzirdim ki karnı doysun. Yapışık ikiz gibi her yere
beraber gittik, hep pusetinde uyudu, geceleri arada yanıma yatırdım, koyun
koyuna uyuduk. Her gün ayrı bir koya denize gittik, denizden en erken 8’de eve
döndük. Nereye gitsek çimenli bir yer seçtik ve Kerem’i hep yerlere koyduk ki
rahat rahat oynasın, çimenleri yolsun. Bazen deniz sonrası direkt akşam
yemeğine bağladık, zifiri karanlık olmadığı için Kerem’i uyutamadım, bizimle
oturdu ve arabaya biner binmez oto koltuğunda sızdı.
Son 10 senenin en uzun yaz
tatiliydi... 2 ay hiç eve dönmeden güneyde kaldım... İlk başlarda bir türlü
memnun ve mutlu olamadım ama Bodrum'daki son 2 hafta belki de hayatımın en
güzel tatillerinden biri oldu.
O kadar güzeldi ki, İstanbul’a
dönmek beni ilk hafta depresyona soktu ve 3 kilo vermemi sağladı. Annem, Merih
anne derken, 2 aydır bir annenin varlığına o kadar alışmışım ki... Dönünce ne
yapacağımı şaşırdım. Özellikle yalnız kaldığım ilk pazartesiyi unutamıyorum.
Kerem 6.30da kalktı! Uyanmak zorundayım çünkü evde başka kimse yok! Ve kahvaltı
hazırlamam lazım... Ama ne hazırlayacağım ki??? Bir panik dalgası
Eğer yeni anneysen ve bebeğin en
gıdalara yeni yeni geçiyorsa beni anlarsın. Belli bir tecrübe ve planlama
gerektiriyor bu yemek işi. Mesela peynirini geceden suya koyman lazım ki tuzu
gitsin. Yoğurdu geceden mayalaman lazımki ertesi güne hazır olsun. Evde yiyecek
sebze meyve bol olmalı hazırda, ki öğünü geldiğinde hemen bir çorba yapıver
veya meyve verebil.
İlk pazartesi bir uyandım, zaten
afyonum patlamamış, zaten yalnızım, zaten depresyondayım... Bir de uyanır uyanmaz acıkmam ben, en az 2
saat sonra yerim. Haliyle kahvaltı hazırlayacak olma duygusu bile midemi
bulandırmaya yetiyor. Ama el mecbur, mutfağa gidiyorum... Bir de ne göreyim?!
Peynir koymamışım ki! E ne yiyecek bu çocuk? “Salatalık vereyim kemirsin bari”.
O sırada ben de omlet yapayım yumurtanın sarısından. Ama o da ne?! Yüzünü
ovuşturuyor bu çocuk. Tabi ben yataktan kalkıp kahvaltı hazırlayana kadar saat
8.30 oldu, uykusu geldi. Uykusu varken zaten yemek yemez ki... Yemekleri alıp
alıp atıyor her yere, kafasına yüzüne sürüyor. Mecbur banyoya götürüyorum...
Çığlık kıyamet yıkıyorum Keremi... Sonra can hıraş alt bağlama, temiz kıyafet
giydirme derken ohh çok şükür meme var da susuyor. Emerken uyutuyorum artık. 6
aylık olana kadar hep ayakta kucağımda salladım ama artık 8,5 kg oldu ve benim
artık ayakta kucakta gezdirerek uyutmaya gücüm yok. Uyutup koyuyorum yanıma,
ben de yanına kıvrılıveriyorum. Beraber yatarsak 1,5 saat uyur, yoksa 45dk…
Bir de kabızlık derdi var. Bodrum’da
başladı. 5 gün yapmadı, tam fitille yaptırayım dedim, kendiliğinden yaptı.
Sonra 4 gün yapmadı. Belli ki ek gıdalardan biri dokunuyor diyerek kestim
herşeyi, sıfırladım, sadece anne sütüne döndüm. İstanbul’a gelmemizle tekrar
başladım yemeklere, ve tekrar kabız oldu.
İlk pazartesiyi atlattıktan sonra
diğer günler nispeten daha kolaydı. Hala ne pişiricem derdi vardı ama
internetten youtube’dan araştırmaya başladım, çeşitli sebzeler aldım, çorbalar
yaptım. Bu arada BLW’de yalan oldu. Önüne haşlayarak koyduğum, veya birşekilde
kendi kendine yiyecileceği forma getirdiğim, patates dahil hiçbir sebzeyi
yemeyince, kaka yapabilmesi için zorla sebze çorbası içirmeye başladım. Ama
kaşığa karşı tepkiliydi, ağzını hiç açmıyor, kafasını çeviriyor, eliyle itiyor,
en sonunda çok ısrar edersem ağlamaya başlıyordu. Bu inat öyle bir hal aldı ki,
birkaç gün sonra mama sandalyesine oturtmaya çalışmamla ciyak ciyak ağlamaya
başlar oldu. Bu en korktuğum şey… Çünkü ben istiyorum ki, yemek sofrada yeniri
öğrensin. Mama sandalyesi sadece yemek yemek için kullanılan bir araç olsun,
orda oyun oynanmasın, yemek yensin ve kalkılsın. Eğer mama sandalyesinden
nefret ederse, peşinden koşarak yemek yedirmem gerekir ki, bu heryerin batması
anlamına gelir.
Çareyi zorlamamakta bulduk. Mama
sandalyesine oturtup ağlamasın diye önüne kendi tutabileceği yemekler koymaya
devam ettim. Birkaç gün hiç kaşıkla beslemedim ve çok şükür o ağlamaları geçti.
Sonrasında da, su veriyorum diye ağzını açtırdığımda bir kaşık çorba tıktım.
Biraz kendi yedi, biraz ben tıktım, böyle böyle bugünlere geldik.
Kabızlığını da kuru kayısı ile
yendik. Hala zor yapıyor ama en azından hergün yapıyor. Kuru kayısıyı iyice
haşlayıp yumuşacık bir hale getiriyoruz ve o şekilde kaşıkla yediriyoruz.
Allahtan seviyor.
Konuyu baya dağıttım… Geri dönecek
olursak, 5 Ağustosta İstanbul’a döndükten sonra kendime gelmem 2 hafta aldı.
Birsen Abla ve ablam arada bana yardıma geldi. Geldiğimin ilk haftası eve
kamera ve klima taktırdım, ve yoğun bir bakıcı arayışına girdim. Depresyonumun
en temel sebebi de işte bu bakıcı arayışı. Ben sanıyordum ki, etraf bakıcı
dolu, döner dönmez günde 10 kişiyle görüşmeler yapacağım… Ama öyle olmuyormuş.
İlk hafta tamamen etrafa, ajanslara haber salmakla geçti. Ektiğim tohumların ürününü
anca 1 hafta sonra almaya başladım.
4 kadınla görüştüm… 5. Görüştüğüm
kişi Şemşat’tı. 14 Ağustos’ta görüştük ve şimdiye kadar görüştüklerim içinde
tek referans verebilen bakıcıydı. Kanım da kaynadı, ve ilk görüştüğümüzde
prensipte anlaştık. 1 hafta süre verdik birbirimize, diğer insanlarla görüşmek
için, ama haftanın sonu gelmeden “kesin” olarak anlaşmıştık. Ne var ki 1
eylülde başlayabiliyordu, ve bu benim 2 hafta daha idare etmem gerektiği
anlamına geliyordu. Ne yapalım, katlanıcaz, iyi bir bakıcı bulmak kolay iş
değil, her istediğin aynı anda olmuyor.
Madem yalnızım, işleri hallettim,
bakıcıyla da prensipte anlaştım, bari 4 günlüğüne annemlerin yanına gideyim
dedim, Melda, Kerem ben beraber Datça’ya gittik. Anne gibisi yok, 4 gün onlar
Kerem’le ilgilendi, ben de biraz dinlendim, kendime geldim. Bu sefer İstanbul’a
dönüşüm ilk seferki gibi bir depresyon etkisi yaratmadı. Ama hala yalnız
olduğumdan, ve Kerem’in yere attıklarıyla beslenmekten en azından 68 kiloya
kadar indim. Arada Birsen abla ve çocuklarıyla görüştüm, o bana geldi yardıma
derken, böyle böyle zaman geçti ve Şemşat 5 Eylül’de bizde işe başladı.
İşe başlayana kadar 2 hafta
zamanımız vardı. Birbirimize çabuk alıştık diyebilirim ama o iki hafta hayal
ettiğim gibi geçmedi. Ben bakıcı olunca tatilde gibi olurum zannediyordum, ama
haliyle kadına evin düzenini birinin öğretmesi gerektiğinden, o iki hafta ben
de dolu dizgin çalıştım. Sonuç, bir kere bile havuza inemedim, doğru düzgün
dinlenemedim. Ama olsun, en azından evde bir yardımcı var, artık mutfağı ben
temizlemek zorunda değilim, yemek pişirmek ve çamaşır gibi işlerle ilgilenmek
zorunda değilim.
19 eylül’de işe başladım. Sanki 10
ay ara vermemiş gibi hissediyorum, adeta dün işteymişim gibi hissettim. Ve
kesinlikle işe başlamak bana çok iyi geldi. Bir kere, ne kadar uykusuz olsam
da, sabah kalkıp, saçımı tarayıp giyinip makyaj yapıp evden çıkmak, ve masamda
otururken, çayımı soğumadan içebilme lüksüne sahibim. Sosyalleşiyorum, iş
arkadaşlarımla sohbet ediyorum, ve bir düzen içinde çalışıyorum. Evdeki kaotik
ortam burda yok. En önemlisi kulağımda devamlı bir bebek ağlaması yok. Kerem
için ilk gün baya zor geçti, uyurken çok ağladı ve biberonu reddetti ama 1. Haftanın
sonunda O da baya alışmıştı. İlk bir hafta her öğlen eve emzirmeye gittim, ama
2. Hafta buna gerek kalmadı, süt içmesini de bir düzene oturtmaya başladık.
Bu yazıyı yazdığım tarih itibariyle
işe başlayalı 2,5 hafta oldu ve ben hala işe gittiğim için çok mutluyum. Artık Pazartesi
sendromum kalmadı, aksine Şemşat’ın izinli olduğu Pazar sendromum var J Kimi çocuk bakmayı, evde çocuklarıyla olmayı çok sever, ve
bunu doğal bir içgüdüyle zorlanmadan yapar. Ben bu 9 aylık süreçte gördüm ki,
ben diğer gruptayım – evden çıkması gereken, evde kalsa hasta olan o tiplerden.
Eğer bu yazıyı bir “anne” olarak
okuyorsan, hatta şu an doğum iznindeysen, ve işe başlayacağın için karalar
bağlıyorsan… Üzülme, yalnız değilsin! İşe başlamadan önce 1 ay ağladım,
bebeğimi elin kadınına bırakıp nasıl işe gideceğim, bensiz ne yapacak diye. Annemin
bana yaptığını ben de bebeğime yapacağım, onu bırakıp işe gideceğim diye
vicdanım çok sızladı. Ama bak! Gayet normal bir insan oldum. Benim gibi bir
sürü çocuk var annesi çalışan ve hepsi de gayet sağlıklı, sorumluluk sahibi
bireyler. Annelerinden ayrı kalıyorlar diye psikopat olmuyorlar, hatta kendi
ayakları üzerinde durmaya belki de mecburen daha erken başlıyorlar… Sen de
işten geldiğinde, bebeğin uyuyana kadar olan süreyi onunla oynayarak, hep O’nun
yanında olarak geçireceksin, ve böylece senden ayrı kaldığı gündüz saatlerini O’na
unutturacaksın. Bebek bilecek ki “anne” saatim geldi. Kaliteli zaman diyorlar
ya şimdi, işte sen de bebeğinle ilgilenerek, telefona tablete bakmadan bütün
dikkatini O’na vererek O’nun yanında zaman geçireceksin… Hem zaten bir
düşünsene; izinde evde olduğun zamanlarda ne kadar çocuğunla oturup oyun
oynayacak zamanın oluyordu? Toplama baktığında belki de bebeğinle asıl
çalışırken daha uzun zaman geçiriyor olacaksın.
Çalışan bir kadınsan, çalışan bir
anne olmak senin ve dolayısıyla bebeğin için bence en sağlıklısı… Ve inan bana,
biraz ayrı kalmak, sana da iyi gelecek J
20 Haziran 2016
Çünkü bazı babalar süperdir! | Babalar Günü 2016
Bu Efe'nin ilk babalar günü. Ama malesef ki onun yanında değiliz bugün. Ben Kerem'le Bodrum'dayım, Efe iş için yollarda... Onun bana yaşattığı gibi bir annelergünü'nü O'na yaşatamadım bugün... Bu yüzden içim biraz buruk. Ama O'nun babalığının benim ve Kerem için ne kadar mükemmel olduğunu yazabilirim... Belki de O'na hiçbir zaman dile getirmediğim şeyleri, teşekkür etmeyi unuttuklarımı, benim ve Kerem için katlandığı onca zorluğu yazabilirim...

Ben Kerem'in altını değiştirmeyi Kerem 3 günlükken Efe'den öğrendim. Ameliyatlıydım, eğilemiyordum ve dahası bez nasıl bağlanır onu bile bilmiyordum. Ben daha baygınken hemşireler göstermiş O'na, bir kere de kapmış, ne annelere ne başkasına bırakmış. Oysaki pilav yapmayı bin kere de göstersem bin kere de unutabiliyor. Herhalde pratik eksikliğinden :) Ama Kerem'in altını usta annelere taş çıkartacak kıvamda bağlıyor.


Kerem ilk 3 haftasında akşamüstleri hep huzursuzdu, bazen nedensiz ağlardı... Ta ki Efe işten gelip onu omzunun üzerine atıp evi tavaf edene kadar. O günlerden beri bizi ayakları yapıp omuzda gezmeyi ve dünyaya babasının omzundan en yükseklerden bakmayı sever. Tabi kucakta gezmeyi de :)
Gecelerce kanguruda üstünde taşıyarak uyuttu Kerem'i. Haftasonları da ben biraz uyuyabileyim diye sabah 7de Kerem'i kapıp salona kaçtı. Dolapta bıraktığım sütlerle besledi yavrusunu. Oyunlar oynadı, zaman geçirdi ve uyuttu.

Kerem'in uyumadığı gecelerde O kalktı uyuttu, ertesi sabah işe gitti yine.

Kızlarla çıkıp biraz kafa dağıtmak istediğim akşamlarda Kerem'i tek başına yıkadı, kuruladı, kremledi, giydirdi ve sütünü içirtip uyuttu kucağında.

Bir anne yukarda saydıklarımı yapınca kimse yadırgamaz ama bizim toplumumuzda babalar bunları yapınca takdir görüyorlar. Çünkü bizim kültürümüzde "baba" dediğin böyle şeyler yapmaz, sanki çocuk sadece anne'ye aitmiş gibi.
Oysa günümüz babaları artık hayatın müşterek olduğunu biliyor, demek isterdim ama çoğu baba hala eski kafada. Hala bütün yük kadınların omuzunda. Kabul ediyorum, kadınlardaki yük her zaman biraz daha fazla olacak evet, ama bu herşeyin bizler tarafından yapılması gerektiği anlamına gelmiyor.
Benim kocam hayatı benle paylaştığı gibi bebeğimizi de benle paylaşıyor. Üstüne düşeni mükemmel şekilde yerine getiriyor. Şimdiye kadar ona teşekkür etmedim çünkü bunu yaparsam, sanki yapması gerektiği birşeyi yaptığı için takdir göreceğini, ve bunun saçma olduğunu düşündüm. Kimse beni emzirdiğim veya Kerem'in altını temizlediğim için takdir etmiyorsa, Efe'ye de yaptıkları için teşekkür etmemeliyim gibi geliyordu.
Oysaki hatalı olduğumu şimdi görüyorum. Kötü davranışların yerilmesi gerektiği gibi iyi davranışlar da ödüllendirilmeli. Böyle iyi bir baba olduğu, ve bebeğine en güzel şekilde baktığı için teşekkür edilmeli, takdir edilmeli insan. Takdir edilmeli ki, değer gördüğünü bilsin, anlasın ki karşısındaki onun yaptıklarını görüyor. Evet yaptıklarını takdir görmek için yapmıyor belki de ama, güzel olmaz mı bir "teşekkürler ne güzel yapmışsın" cümlesi duymak... insan mutlu olmaz mı? Birini mutlu etmek bu kadar kolaydır belki de!
Ama belki de en önemlisi, takdiri en çok hakettiği noktayı atlıyorumdur. Lohusalık döneminde yaşadığım bütün psikolojik gel gitlerime, umutsuzluğuma, mutsuzluğuma kol kanat gerişine teşekkür etmeliyim belki de. Herkes kaldıramaz, herkes dayanamaz günlerce depresif biriyle yaşamay, hep negatif yüklenmeye...
Ben her umutsuzluğa kapıldığımda umut oldu, destek oldu bana sevgili eşim, kocam, hayat arkadaşım. Olayları hep iyi yanından gösterdi, hallederiz dedi... 2 kişi gittik 3 kişi döndük dedi 😊 Ne kadar şanslı olduğumuzu, sağlıklı ve bir arada olduğumuzu hatırlattı bana... geçecek dedi, zaman dediğin nedir ki, su gibi, akıp gider, bir bakmışsın büyüyecek, bir bakmışsın zaman geçmiş, bir bakmışsın bebeğimiz kocaman adam olmuş. Bugünler geri gelmeyecek kıymetini bilelim... şimdi değil belki ama ilerde diyeceksin iyi ki doğurdum diye...
Evet o zaman değil belki ama şimdi diyorum, iyi ki doğurmuşum Kerem'i, bana ikinci bir hayat arkadaşı oldu minik tosunum, ve şimdiden 6 aylık oldu bile, hiç anlamadım, geriye dönüp baktığımda zaman nasıl geçti anlamadım... keşke ilk aylarda kendi bunalımımdan sıyrılıp onun bebekliğini daha güzel yaşayabilseydim bile diyorum şimdilerde...
Ve Efe'ye teşekkür ediyorum, bu kadar iyi bir baba olduğu için, ve takdir ediyorum çabasını... iyi ki varsın, iyi ki Kerem'in babasısın. Kerem de çok şanslı sana sahip olduğu için.
2 kişi gittik, 3 kişi döndük... iyi ki de öyle olmuş! Seni çok seviyorum!
Beyz!
14 Nisan 2016
"Siz bunu kucağa alıştırdıysanız tabi!" | by Parcali Bulut
Sanırım doğurduğumdan beri (evet artık "doğurdum" diyebiliyorum, nedeni için bakınız Doğum Hikayem) en çok duyduğum ilk soru
1. Sütün yetiyor mu?
Yetmiyorsa napıcan sen mi emziricen? Yetiyorsa nolcak, fazla varsa kendine mi isticen? Mama vermek ayıp mı? Ben hiç vermedim, çok şükür gerek kalmadı ama gerek olsaydı da verirdim. Açlıktan ölsün mü bebek? Tamam anne sütü önemli, ama konu komşu, hastaneye gelen herkes, tanıdığım tanımadığım, sokakta gördüğüm teyze bile "emziriyor musun, sütün yetiyor mu" diye neden sorar, anneyi neden gerer hiç anlamam. Zaten anne dediğimiz kişilik daha anne olduğunun bile farkında değil. Bir panik yaşıyor, sudan çıkmış balık gibi ne olduğunu anlamış değil, tecrübe sıfır, bebek zaten ota boka ağlıyor, bir de elalem olan azıcık sütü de kesilsin diye anne'yi gerdikçe geriyor. "Hmm sütün su gibi, yaramıyor demek ki... aç bu aç"...
Küçük bir not: Mama vermediysem Efe sayesinde. Yoksa ben kafama göre dayamıştım çocuğa mamayı. Sanki aç gibi geliyor, sütüm yeterli miktar çıkmıyor gibi geliyordu. Internette gerekli gereksiz o kadar çok bilgi var ki. 3 haftalık bebek 60-150mL süt içer yazıyor. Yuh yani... 4 aylık oldu hala 150mL içmiyor, hangi bebekmiş o 3 haftalık 150 içen. İnsanı bunalıma sokar. Velhasıl bu gazla devamla emzirdim, memeleri de mahvettim ama tosun 28.gün beklenenden daha fazla kilo almıştı. Ama Efe olmasa belki de sütüm bugünkü gibi olamazdı.
İkinci soru da geliyor...
2. Uyuyor mu?
Hayır bizimki zombi, hep ayakta geziyor. Uyumuyorsa nolacak, senin mi uykuların kaçacak? Sen mi gece kalkıp uyutmaya çalışıcan? Veya kendi çocuğunla torununla kıyaslayıp "aaa bizim ki hep uyurdu, hay allah niye böyle oldu sizinki" diye anne'nin moralini daha da bozup "schadenfreude" mi yaşayacaksın? (Deyim Almanca... başkasının mutsuzluğundan mutlu olmak demek). İnsanımız çok acayip, kendisine uzaktan yakından dokunmayanı merak ediyor. Uyuyorsa napıcan, hasetinden çatlayacan herhalde.
Veee.... son zamanların en popüler sorusu...
3. Kucağa mı alıştı bu?
Ya nereye alışacaktı teyzecim? Sıcacık rahmimden yeni çıkmış, kendini dünyada geçirdiği ilk 3 ay zaten hala anne karnında zannediyorsa bu kuzu, sen söyle nereye alışsın? Yerde yatmaya mı? Tabiki kucağa alışacak, anne kokusu veya bir insanın sıcaklığını isteyecek. Yapışacak koala gibi, gömecek burnunu ya koltukaltına, ya boynuna, orda yaşayacak. Kalp atışını kendisine ninni yapmadan rahat edemeyecek.
Kabul ediyorum ilk başlarda çok moralim bozuluyordu. Bu çocuk niye pusetinde durmuyor diye. Ve kabul, şu anda da tabiki pusetinde dursa çok sevinirim, çünkü sırtım belim kopmuş durumda. Ama şöyle bir düşününce bebeğe hak verdim. Sırt üstü yatıp sadece gökyüzünü göreceğime, anneme yapışık gezip, onunla aynı seviyeden dünyayı görmek bana da daha eğlenceli gelirdi. İşte bunu kabul ettiğim an, herşey değişti. Kerem'le hayat benim için çekilebilir, hatta eğlenceli oldu. Çünkü beklentilerim değişti. Artık biliyorum ki bu bebek pusetinde 45dk uyuyacak sonra da kucağımda durmak isteyecek. Ben de bütün gezme planlarımı onun uyku düzenine göre yapıyorum. O uyurken yürümeyi tercih ediyorum. Uyandığında da bir Cafe'de oturmayı. Artık kucağımda destekli oturabildiği için gittiğim cafelerde Kerem kucağımda yemek de yiyebiliyorum, çay da içebiliyorum.
Evet, çokça ayakta dolanmak zorunda kalıyorum, Kerem kucağımda yürüyorum, onu gezdiriyorum, deyim yerindeyse onun ayakları ben oluyorum, veya annem, veya kayınvalidem, veya Efe. Artık kim kim çıktıysak... dönüşümlü gezdiriyoruz Kerem'i. Çok da mutluyuz, O'da biz de. Yeter ki o ağlamasın, ağlamadığı müddetçe bir problem yok.
Geçen gün Zanzibar'da Merih Anne kucağında Kerem'le gezinirken, bir teyze hemen laf attı "Anneanne misiniz?" Hayır, dedi Merih anne, Babaanneyim. Kadından gelen cevap... "Hmm, e babaanne kucağa alıştırdıysa tabi!"... Laf soktu balkabağı! Sıkıysa alma kucağına, öyle bir ağlıyor ki yer gök inler. Kaldı ki yazık değil mi? Niye ağlatayım? Babaanne falan değil, bizzat ben alıştırdım kucağa, var mı itirazı olan :)
Kucağa alışmayan bebek bir şehir efsanesidir. Ben, uyanıkken, annesinin yanında pusetinde oturan bebek görmedim. Belki yaşına geldiklerinde veya daha büyükler oturur, ama "bebek" hiç görmedim. Bence bunu görmek anormal olur zaten. Napıcak zavallıcık orda tek başına, ne dönebilir, ne kıpırdayabilir, tabiki bir eğlence isteyecek. En güzel eğlence de insan.
Ve herkes bebeklerini kucaklarında taşıdığı için sanırım bir diğerine salık veriyor; "Aman kucağa alıştırma!" Oldu... sen yaptın çünkü, ben kesin başarırım. Ayrıca alışsa ne olur? 7 kat el mi bu da ona kötü davrancaz, koyacak yerine, ağlasa da almayacaz. Ben yapmam... yapanı da eleştiririm.. ağlatmayın bebekleri.
Unutun artık yok öyle bir dünya... bunlar kucağa alışmıyorlar, kucak istiyorlar, sarınıp sarmalanmak, sıcaklık ve sevgi istiyorlar. Çünkü 3 aya kadar hala kendisini sizin içinizde zannediyorlar, 4. trimesteri dışarda geçiriyorlar. Sonrasında da şu koca dünyada bilip tanıdığı 3-5 insan var, güvende hissetmek için temas istiyor tabiki.
Bence doya doya da alın kucağınıza.... Kerem benim bu hayattaki tek çocuğum olacak (büyük ihtimalle - 2.ye hamile kalırsam vurun beni zaten... aynı şeyleri bir daha yaşadığımı düşünemiyorum). Ve zaman da hızla akıp gidiyor... gün geçtikçe de daha tatlı bir bebek oluyor... ve insanlar hep diyor... sev öp kokla, sonra istesen de gelmeyecek kucağına.
En azından ben böyle düşünüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)